31 Mart 2002 Pazar
Çocukları dinlemek
19 Mart 2002 Salı
Süleyman ama Kanuni değil
Bazen merak ediyorum, acaba Süleyman Demirel hapiste çürüyen yeğenini düşünüp, keşke iktidarda olduğum yıllarda barajlar kuracağıma sağlam bir adalet sistemi kursaydım diye düşünüyor mu?
Bir "Kanuni" Süleyman da ben olsaydım.
Ne barajlar krallığı, ne babalık, ne yedi defa başbakanlığa gelip gitme işe yaradı. Dolaş bir memleketin mahkemelerini; duvarlarda asılı dava listelerine, koridorları dolduran kirli kalabalıklara bak, ay sonunu getirmekten aciz savcı ve yargıçlarla konuş,fbirbirini tutmayan yargı kararlarını oku, yönetimini mapusların gardiyanlardan devraldığı hapishaneleri gez.
Bütçeleri hatırla. Neden eğitim ve adalete bu kadar az para ayrılıyordu da, örneğin, savunmaya kamyonla gidiyordu paralar?
Barajlar yapılmasaydı karanlıkta kalacaktık. Ama adaletsizliğin karanlığından daha koyu bir karanlık var mı?
Siz hiç mahkeme kapısında beklediniz mi?
Hücrede yattınız mı?
Hudutlar güçlü, asayiş "berkemal" ama hayat kalitesi düşük. Avrupa'nın en cılız adalet sistemine sahibiz. Türkiye, sadece politikacıların söylevlerinde bir hukuk devletidir. Yargı sadece retorikte bağımsızdır.
İşte lazım oldu.
Adamcağız zindana düşeli bir yılı geçti. Belki çaldı, belki çalmadı mudilerin paralarını. Çivi çiviyi söker ama adaletsizlik adaletsizliği sökmez.
Gözaltı ceza değildir. Bizde oldu. Yedi defa başbakan, bir defa cumhurbaşkanı oldunuz -onu unutuyordum az daha çünkü hatırlanacak bir şey yapmamıştınız- ama Türkiye'de hâlâ gözaltı ile hapis cezasını karıştırıyorlar. Avrupa'da hiçbir yerde bu kadar uzun gözaltı yok, Sırbistan'ı saymazsanız, ki ondan bile emin değilim.
Cumhurbaşkanı, başbakan olsaydınız bunlar olmazdı tabii. Kim cesaret edecekti başbakanın, cumhurbaşkanının yeğenini kelepçeye vurup teşhir etmeye ve bitmez bir gözaltında çürütmeye? Belki sandınız ki bu saltanat hiç sona ermeyecek. İpleri hep elinizde tutacaksınız.
Saltanatı mutlak ve sona ermeyen adalet getirseydiniz memlekete, böyle olmayacaktı.
Siz çok uzun zaman iktidarda kaldınız ama başarınız kısa oldu.
17 Mart 2002 Pazar
Akıl oyunları
Öğleden sonra yazı yazmaktan ve evde oturmaktan iyice sıkılınca sinemaya gitmeye karar verdim.
Capitol sinemalarına telefon edip Russell Crowe'un oynadığı A Beautiful Mind veya Akıl Oyunları (Niye "Güzel Bir Akıl" değil, İngilizcesi'nde olduğu gibi, Allah bilir) adlı filmini 15.50 de görebileceğimi öğrendim.
Saat üçü on geçiyordu. Arabaya atlayıp Capitol'e gittim. Sıra başı bir bilet aldım. Kitapçıda biraz dolandım. Biletimi kestirip salona girdim.
Biletimde 13/1 yazıyordu. Orada bir adam oturuyordu.
"Yerimde oturuyorsunuz" dedim.
"Biri de benim yerime oturdu."
Adamı şiddet veya diplomasi kullanıp yerine gitmeye ikna etme havasında değildim. "Ben de başkasının yerine oturayım o zaman" dedim. Arkasınaki boş koltuğa oturdum.
On saniye sonra ışıklar söndü. Yirmi saniye sonra iki bayan, gözleri karanlığa alışamamış insanların tedirgin yürüyüşüylef merdivenleri yavaş yavaş çıkıp yanıbaşıma park etti.
"Numaralar da görünmüyor" dedi biri. Diğeri "dur bir saniye" dedi. İçinde bir şeyler aranan bir kadın çantasının çıkardığı sesler duyuldu. Birazdan küçük bir el fenerinin küçük ışığı kotuğuma vurdu. "Yerimizde biri oturuyor" dedi el fenerli ses. "Boşver. Biz de arkasına oturalım öyleyse."
Anlaşılan onlar da benim gibi, dış politikalarını hır çıkarmak yerine araziye uyup karakolluk olmadan filmi seyretmek üzerine bina etmişlerdi.
Kadınlar arkamdaki koltuklara otururken onların da arkasından başka bir bayanın sesi geldi. "Benim de yerime oturdular."
İlginç.
Acaba sinemada herkes başkasının yerinde mi oturuyordu?Bu, dünyadaki herkesin bir başkasının yerinde oturduğu tek sinema olabilir miydi? Belki de sinema tarihindeki herkesin bir başkasının yerinde oturduğu tek sinemada bulunuyorduk. Ve farkında olmadan sinema tarihine yeni bir "ilk" ilave ediyorduk.
Salona ilk giren kendi koltuğu yerine bir başkasının koltuğuna oturdu ise.
Bu yer, ikinci gelen kişinin yeri idi ise. İkinci kişi üçüncünün yerine oturmak zorunda kaldı ise. Ve bu, tesadüfen, zincirleme herkesin bir başkasının yerine veya kendi biletindeki yerden başka bir yere oturmasına neden olmuş oldu ise. Olabilirdi.
Böyle bir şeyin olmuş olmasının matematiksel olasılığı ne idi?
Bunu benim bulmam olanaksız. Bunu ancak birkaç saniye sonra başlayacak filmin konusu olan Amerikalı matematik dehası John Nash çözebilir, bu kadar salak bir problemi kafa yormaya değer bulursa tabii.
Nash, Princeton Üniversitesi'ndef21 yaşında bir öğrenci iken rasyonel insan davranışını açıklayan önemli bir teori geliştirdi. Nash Dengesi olarak bilinen bu teori daha sonra ekonomide birçok olay ve davranışı açıklamak için kullanıldı.
Film matematik ve şizofreniyi anlatıyormuş gibi görünüyordu ama esas konusu sevgi ve saygı idi. Hayat matematik ve fizik ile değil, sevgi ve saygı ile yürüyordu:f Eşe, işe, arkadaşlara, çevreye duyulan sevgi ve saygı. Nash'in bu nefis filmde anlatılan hayatı bunun bir kanıtı idi.
Ve bu hayat, sinemada başkasının yerine oturan adamın saygısızlığını gerçek perspektifine oturtuyordu.
Yargı sistemine saygısı olmayan emekli generaller, Çetin Altan'ın ustalığına saygı duymayan hödükler, oyu ile iktidara geldikleri halkın parasını çalan politikacılar, "en büyük asker bizim asker" naraları ile sessizliği kirletenler, pencereyi açıp gol kurşunu sıkanlar.
Sinemada başkasının yerine oturan adam, bu ve bunlar gibi sayısız saygısızılık ırgatlarından sadece biri idi. Olması gereken yerde olmayan insanlardan müteşekkil bir toplum olduğumuzu sembolize ediyordu.
10 Mart 2002 Pazar
Çay ve karga
Dudağımda ıslık, yüzümde tebessüm, Londra Picadilly'deki Fortnum&Mason mağazasının cam kapısından içeri giriyorum ve sola kırarak çay reyonunun önüne dikiliyorum.
"Anhui Black Mudan çayı," diyorum. "İki yüzer gramlık iki torba, lütfen."
Kapısında, Kraliçe'nin ara sıra buradan alışveriş yaptığını gösteren bir arma taşıyan dükkânın çay departmanı şefi yanıma yaklaşıyor.
"Size, maalesef, yardımcı olamayacağım, efendim," diyor, redingotunun iki yakasınını tutarak, hastasının öldüğünü yakınına açıklayan doktor tavrıyla.
"Artık Anhui Black Mudan'ı stokumuzda bulunduramıyoruz."
Yüzümdeki tebessüm bir sonbahar yaprağı gibi düşüveriyor.
"Neden?"
"Avrupa Birliği normlarına uymadığı için ithalatını durdurmak zorunda kaldık."
"Avrupa Birliği normlarınının nesine uymuyormuş?"
"Onu bilemiyeceğim, efendim. Brüksel'deki bürokratların karışmadığı şey yok. Yakında Anhui Black Mudan değil, viski bile içirmeyebilirler bize."
Brüksel'deki bürokratlara gelmeden önce Anhui Black Mudan üzerindeki esrar perdesini aralayayım. Anhui, Çin'in güney eyaletlerinden biridir. Orada, diğer şeyler yanında, çay yetişir. Bu çayların en yaygın olarak bilineni Keemun'dur. Black, yani siyah Mudan (bir de Red, yani kırmızısı vardır, ama şimdilik bunu unutalım) da bu eyaletin bir ürünüdür. Ama daha ender bulunur (rekoltesi yılda üç-dört kilo olan ve kilosu bir milyardan fazlaya satılan Çin çayları vardır,) daha pahalı ve lezizdir.
Black Mudan fermantasyondan geçmeden, yani yeşil olma durumundan siyah olma durumuna geçirilmeden (çünkü çay doğal halinde yeşil veya beyazdır, ama şimdilik bunu da unutalım) önce, kırılmadan ipliğe dizilir.
Satın aldığınızda Black Mudan, küçük bir deniz anacığı gibi değirmidir.
Çaydanlıkta demlenirken çaylar, saçını çözen bir kadın misali, "açılır" ve çaydanlığın dibini kaplayacak biçimde genişler. Tabii, çaydanlığa koyup demleyecek Anhui Black Mudan'ınız varsa. Ki benim artık yok. Brüksel'deki bürokratlar yüzünden.
Bize bir cennet gibi görünen Avrupa Birliği, birçok Avrupalı için ulusal özellikleri törpüleyen, farklılıkları standartlaştıran, orijinallikleri tekdüzeleştiren, yöreselliği yerle bir eden bir bürokratik heyuladır.
Brüksel, üye ülkelerin tamamında uygulanan kurallar üreten bir bürokratik makinedir. Anhui Black Mudan'ı Londra'da bulamıyorsanız, Berlin'de veya Stockholm'de de yoktur. "Eurokratların" yazdığı kurallar Avrupa'da yaşamın en ücra köşelerine kadar nüfuz eder. Uygulanmaları zorunludur.
Kısa bir süre sonra Euro (birkaçı hariç) bütün Avrupa ülkelerinde geçerli para birimi olmaya başlayınca, bu aynı olma süreci doruk noktasına yaklaşacak. Birçok Avrupalı Euro'dan korkuyor ve Eurokratlardan hoşlanmıyor. Ama Avrupalılar tarihlerinin en müreffeh ve asude yıllarını yaşadıklarının da farkında. Her şeyin bir bedeli varsa belki Avrupa Birlikli olmanın bedeli de süpermarket domatesi gibi olmaktır: kalın derili, kokusuz, tatsız, uzun ömürlü ve standart.
Bana göre değil. Ben Anhui Black Mudan içmek istiyorum.
Büyükelçi Karen Fogg'un e-mail'leri çalınıp yayınlandıktan sonra, bu siteye yazı yazan gazeteciler, bazıları tarafından "ihanetle" suçlandı. (Yazıların tamamını şu adreste bulabilirsiniz:
http://www.deltur.cec.eu.int/ guncelavrupa.html)
Yukarıdaki yazıyı okuduktan sonra ya "vatana ihanet" tanımlamanızı çay konusunu içine alacak bir biçimde değiştireceksiniz.
Ya da atalarınızın çok önceden keşfettiği bir gerçeği (inşallah) anlayacaksınız: Kılavuzu karga olanın burnu .oktan kurtulmazmış.
1 Mart 2002 Cuma
Çirkefte ikinci buluşma
Patronlar Batı'dan Türkiye'ye en yeni matbaaları ve elektronik sistemleri ithal ettiler ama beraberinde batılı gazeteciliği getiremediler.
Batı gazeteciliği zamanın testinden geçmiş ahlâk kurallarına ve tekniklere dayanır. Bunlar ülkemizde yaygın olarak ne bilinmekte ne de uygulanmaktadır. İnsaflı olmak gerekirse, bunların birçoğunun batı ülkelerinde de uygulanmadıklarını söylemek lazım. Ama orada, birçok ülkede bu kuralları titizlikle uygulayan veya uygulamaya çalışan hiç olmazsa birkaç yayın organı bulabilirsiniz.
Bizdeki gibi insanlara hakaret etmek, çamur atmak, iftira etmek o kadar kolay ve ucuz değildir Batı'da. Daha doğrusu, ucuz olmadığı için kolay değildir. İngiltere'de veya ABD'de kişilere mahkemede kanıtlanamayacak ithamlarda bulunan gazeteciler, milyonlarca dolara varan tazminatlara çarptırılıyor. Hiç bir patron böyle bir gazeteciye maaş ödemeye devam etmez.
Bizde ise iftira ve yalanı bir ihtisas haline getirmiş gazeteciler ve köşe yazarları vardır. Bunlardan bazıları medyada en çok para kazanan bazı gazeteciler arasındadır. Kimbilir, belki böyle oldukları için çok para kazanıyorlar.
Bunlar mahkemelerde defalarca tazminata mahkum edilmiş olmalarına rağmen hiç birşey olammış gibi işlerine devam ederler. Savunma masrafları müesseseleri tarafından üstlenilir (Türkiye'nin en değerli ceza hukuku profesörleri, derin bir iğrenme duygusuyla bile olsa, bunları savunur), tazminat çeklerini patron imzalar.
Bu işte, batı gazeteciliği ile aramızdaki en temel farklardan birini meydana geirir: Bizde hakaret ve iftiranın finansmanını gazete patronları yapıyor.
Gene insaflı olmalı: Bu gazetecilerden bazılarını patronların, isteseler bile sokağa atmaya güçlerinin yetmediğini biliyoruz.
Gazeteciliğin en temel kurallarından biri, haberi, doğruluğundan emin olmadan yayınlamamaktır. İyi bir gazeteci (hatta iyi olmayanı bile) aleyhinde iddialar bulunan bir insanı arayıp onun savunmasını almak ve yazısına koymak zorundadır.
Kişinin savunmasını almadan onun hakkında bir yargıya varmamak hukukta ne kadar temel ise, gazetecilikte de bu kural o kadar temeldir. Yani, bir kişinin savunmasını almadan onu asmak ne kadar hukukun ırzına geçmek ise, bir kişi hakkındaki suçlamaları, doğru olup olmadığını kontrol etmeden yazıp yayınlamak, o kadar gazetecilik ahlâkının ırzına geçmektir.
Emin Çölaşan ile Fatih Altaylı' nın Avrupa Birliği Büyükelçisi Karen Fogg'un e-mail'lerine dayanarak bana yönelttikleri itham ve aşağılama, işte böyle bir ırza geçmedir.
Her ikisi de (özellikle 30 yıldır tanıdığım ve nasıl bir insan olduğumu bilmesi gereken Çölaşan) telefon edip "senin hakkında böyle diyorlar, ne diyeceksin bakalım?" diyebilirlerdi.
Ama demediler.
Bunların yaptığı "gazeteciliğe" baktığınızda -eğer buna gazetecilik demek mümkün ise- demelerini beklemek de abesti zaten.
O zaman kendi kendime cevabımı vereyim: Fogg ile ilişkimde yasal ve ahlâki açıdan aykırı hiçbir şey olmadı. "İki beleş dış gezi daveti, bir akşam Kör Agop Meyhanesi'nde bedava kafa çekmek uğruna," ülkeyi satmadım. Fogg ile "gizli" kodlu yazışma yapmadım. Bana "gizli" belge yollamadı sadece yolladığı belgeleri -bunlar daha sonra web sitelerinde yayınlandı- kendisinden aldığımı gizli tutmamı istedi. Yabancı bir ülke adına lobicilik de yapmadım.
Eğer ellerinde aksini kanıtlayacak kanıt varsa, yakında bunları mahkemeye sunma şansları olacak.
10 Şubat 2002 Pazar
Bir çınar budadım
Önce yerden bir metre kadar yüksekte, yumruk şeklinde bir çıkıntıyı kesiyorum. Kesiğin temiz olması lazım. Ayrıca -bu çok önemli- kesik yüzeyinin gökyüzüne değil yere bakması lazım. Aksi takdirde yağan yağmur ve kar kesilen yerin (buna yara da diyebiliriz)f üzerine yağa yağa orasını delik haline getirir.
Delik gittikçe büyür ve sonuçta, eğer dikkatli iseniz, bugünlerde İstanbul'un birçok yerinde (örneğin Dolmabahçe Beşiktaş arasındaki caddenin kaldırımlarında) gördüğünüz ağaç manzaraları ile karşılaşırsınız: Çamurlu bezle sarılı çınarlar. Bezlerin altında küçük birer sandal büyüklüğünde kovuklar var. Bahçıvanlar onların içerisini samanlı çamur ile doldurduktan sonra bezle sardılar. Bu, kovuğun büyümesini yavaşlatacak ve ağacın ömrünü uzatacak.
Eğer çınarlar zamanında doğru dürüst budanmış olsalardı, böyle gövdelerinin yarısını kemirmiş kovukları olmayacaktı.
Yere en yakın çıkıntıyı hayalimdeki testere ile keserken ağacın kokusu geliyor burnuma. Her ağaçta iki tür madde var. Bunlardan biri ağacın metabolizması; yani emdiği sudaki maddeleri, güneş ışığıyla besine dönüştürüp hazmetmesine yarıyor. Bir de ağacın neden biriktirdiği, hâlâ kesin olarak bilinmeyen başka maddeler var. İşte bu ikisinin kokusudur burnuma gelen, ağacı hayalimde budarken.
Kestiğim yere hayali bir avuç dayıyorum. Islak ve yumuşak. Cebimden hayali budama bıçağımı çıkarıp kesiğinfkenarlarını düzeltiyorum ki, iyileşmesi kolay olsun. Çünkü ağaç hemen kendini tedaviye başlayacak. İnsan vücudu nasıl yarayı hemen kapatmaya girişirse, ağaç da aynı şeyi yapar. Budama bıçağımla yaptıklarım yarasının kapanmasını kolaylaştıracak.
Daha sonra ağacın gövdesinde büyük dallar arasından fışkıran küçük dalları buduyorum ki ağaç rahat güneşlenebilsin. Aksi takdirde dala boğulacak. Altta kalan dallar kuruyacak.
Ağacın üzerindeyim artık.
Birkaç yerde eskiden kötü budanmış dallar var. Dalları gövde ile birleştiği yerden keseceklerine gövdenin 30-40 santim ilerisinden kesmişler. Bunlar da çürümüş.
Çürük gövdeye işlemiş. Onları da gövdeye yakın bir yerden kesiyorum. Daha yukarılarda kuru, büyük bir dal var. Onu da kesiyorum. Onun da çürüğü ağacın içine yürümüş.
Bütün bunları yaptıktan sonra ağaçtan aşağıya iniyorum ve testereyi yanıma uzatıp ağaca bakıyorum. Hem ben rahatladım, hem de o. Ben rahatladım çünkü yanlış olan doğru, sağlıksız olan sağlıklı, çirkin olan güzel oldu. Ağaç bana "sağol ahbap, eline sağlık, şimdi çok daha iyiyim," demedi ama kendini daha iyi hissettiğini biliyorum.
Ağaçlar, hayvanlar, balıklar, kuşlar, bütün canlı yaratıklar, nefes alıp veren her şey aynı yıldız tozlarından meydana geldi. Değişik gibi görünüyorlar ve aralarında genetik duvarlar var ama hepsinin içinden tespihin içinden geçen ip gibi, aynı şey geçiyor. Çimenlere uzanıp gökyüzüne baktığımızda nasıl içimizde birşeyler kıpırdanıyorsa, belki çimenlerin de bizleri üzerinde hissetmekten dolayı içlerinde bir şeyler kıpırdanıyordur.
Kalkıp arabaya doğru yürüyorum. Ağaç, onu zamanından önce öldürecek kötü budanmışlığı ile arkamda kalıyor. İstanbul'un caddelerinde, parklarında ve korularında böyle çok ağaç var. Kötü budanmış. Hastalıklı. Kırık. Büyümesi mümkün olmayan yerlere dikilmiş.
Bu şehri 1453'ten beri idare ediyorlar ama hâlâ ağaçlarına bakmayı öğrenememişler. Belki her yıl İstanbul'un fethini kutlamak için harcadıkları paraları bahçıvan yetiştirmek için kullanmak akıllarına gelir bir gün.
5 Şubat 2002 Salı
Kaplan dişli kaplumbağa
Kendim ağır ceza mahkemesinin önünde sıra beklerken anladım en sonunda şu gerçeği: Eğer hapiste değil de dışarıda iseniz, sadece sizi içeri atmak istemediklerindendir. Eğer sizi hapse atmak isterlerse, veya istediklerinde, atabilirler veya atacaklardır. Çünkü istediklerini, istedikleri zaman ve istedikleri kadar hapse atmak için kendi kendilerini yetki ile donattılar.
Bu yetki Türk Ceza Kanunu'nun içinde yazılıdır: Madde 159 ve 312. Bunlar yöneticilerin sevmedikleri, onaylamadıkları, intikam almak, çanına ot tıkamak istedikleri kişileri hapse atmalarını sağlamak amacıyla yazdıkları maddelerdir.
Bu maddelerin yeniden yazılıp demokratik ülkelerde kullanılan kalıplara uydurulması, Avrupa Birliği'ne girmek için Türkiye'nin yapması gereken önemli işler arasındadır. Ama yapamıyorlar. Bir sürü laf ediyorlar ama gerçek şu: Sizi istedikleri zaman hapse atma imtiyazını ellerinden bırakmak istemiyorlar.
Bir yazı yazarsınız. Bir bakanlık koridorunun ucundaki bir odanın içinde oturan bir memur, bir bakan veya bir müsteşar veya bir politikacı veya bir vali, veya devletin bir başka mensubu o yazınızdan hazzetmez. Adalet Bakanlığı'na mektup yazarlar. Adalet Bakanlığı, bir savcıya bir mektup yazar.
Aylar geçer. Devletin dişleri kaplan kadar keskindir amafadımları kaplumbağa kadar yavaştır. Bir gün sivil giyinmiş bir polis memuru evinize ucuz bir zarfın içerisinde saman kağıdına yazılı bir mektup bırakır. Sizin için uzun bir yolculuk başlamıştır. İfade vermek için savcıya. Yargılanmak için mahkemeye. Ve yatmak için hapishaneye, şanssızsanız...
Birileri yazınızda devletin şu veya bu organına hakaret ettiğiniz kanaatine varmıştır. Veya o yazınızı kullanarak sizi susturmak veya cezalandırmak ister. Ya da halkı kin ve nefrete veya başka türlü bir tatsızlığa tahrik ettiğiniz düşünülmüştür. Böyle bir şey aklınızın kenarından geçmemiş olmasına rağmen.
Ama neyin eleştiri, neyin hakaret veya sizi hapse atmak için mazeret olduğunu tayin etmek kolay değildir, demokrasiyi genetik bagajının bir parçası yapamamış ülkelerde.
Diyeceksiniz ki; Türk mahkemeleri bağımsız, yargıçları adildir.
Hem haklısınız, hem haksızsınız.
İstatistikler Türkiye'de mahkeme kararlarının standart olmadığını gösteriyor. Yani tıpatıp aynı suça bir mahkeme beraat verirken diğeri hapis cezası verebiliyor. Adalet Bakanlığı'nın istatistiklerinde bunu açıklıkla görebilirsiniz.
Tabii,fgerçek hakaret ve tahrik de vardır. Gerçek yargıç da gerçek adalet de. Ama bütün bunların varlığı yukarıda bahsettiğim maddelerin birer özgürlük ve yazar giyotini işlevi gördüğü gerçeğini ortadan kaldırmaz.
Ben kendim, Necmettin Erbakan'ın aleyhime açtığı aynı davadan hem mahkum oldum, hem beraat ettim. Erbakan bir yazımdan dolayı beni mahkemeye verdi. Tazminata mahkum oldum. Erbakan bu defa aynı suçtan dolayı hapsedilmem için hakkımda dava açtı. Beraat ettim.
İşlenmiş bir suçu eleştirdim. Suçu işleyen kişiyi serbest bıraktılar. Beni ağır cezaya verdiler. Hakaret suçundan.
Rejimin şakşakçısı olmayan bir Türk yazarı iseniz, sinsi bir suikastçının nefesi gibi, kaplan dişli kaplumbağanın nefesi ensenizden eksik olmaz
3 Şubat 2002 Pazar
Yağmuralan
Hayatımın ilk dört yılını Kıbrıs’ın batısında, Yağmuralan adlı bir köyde geçirdim. Trodos dağının dik yamaçlarının birinde, çam ormanları arasında saklı, ortasından dere akan, 20-25 hanelik bir köydü.
Yağmuralan’ın çam ağaçlarının iğnelerinden meydana gelen halının altında yetişen bakır renkli mantarları ile ünlü olduğunu çok sonra öğrendim.
Köyün ahalisi Türktü. Ama, tek dershaneli ilk okuldaki Türk bir öğretmenin okuttuğu çocuklar dışında herkes Rumca konuşurdu. Annemden ilk tokadımı bir gün eve gelip ona Rumca konuşunca yediğimi hatırlıyorum.
O zamanlar Türk Rum karışık yaşıyorduk adada ve nerdeyse bütün Türkler az-çok Rumca konuşurdu. Babam gibi Rumlardan daha iyi Rumca bilen bir çok Türk vardı. Annem ender istisnalardan biri idi. Ne köyden hazzediyordu, ne Rumlardan, ne de Rumcadan. Ormancı olan babamın peşinde birçok köy dolaşmasına rağmen - çoğunda Rumlar çoğunlukta idi - ısrarla Rumca öğrenmedi. Bunu Rumları sevmediği için mi yapıtı, yoksa babama inat olsun diye mi hiç bir zaman öğrenemedim.
Neden köyün Müslüman Türkleri Türkçe bilmiyordu? Osmanlılar 1571 de adayı aldıktan sonra din değiştiren Rumların soyundan mı geliyorlardı? Kim bilir. Güçlü orduların istila yolu üzerinde olan, tarih boyunca kendi halkının egemenliği altında hiç yaşamamış küçük bir adadaki yitik bilgilerden biri.
Liseyi Türklerle Rumların karışık okuduğu tek okulda bitirdim. Çatışmalar aşağı yukarı benim o liseye girdiğim yıl başladı ve bitirdiğim yıl bitti. Bundan dolayı hiç Rum arkadaşım olmadı. Altı yıl boyunca ne ben bir Rumun evine gittim, ne de bir Rum benim evime geldi. Ayni sıralarda yan yana yıllarca oturduk ama aramızda dökülen kanlardan, mezar taşsız kayıplardan kayıplardan, terkedilen köylerden, zehirli siyasetçi nutuklarından bir barikat vardı.
İçlerinde melunca ve gaddara milliyetçi olanlar vardı Rum öğrencilerin. Ama çoğu, işte, bizim gibi çocuktu. Eğer durum değişik olsaydı her şey değişik olabilirdi. Öyle sanıyorum ki hiç konuşulmamasına rağmen hepimiz bunun farkındaydık. Ama hem onlar hem biz dışlayıcı ve miyop bir milliyetçiliğin esiri idik.
Rumcamı öğrencilerin yüzde yetmişinin Rum olduğu o okulda unutmağa başladım.
Yağmuralan (orjinal adı Vroisha’dır; daha sonra bütün Türk köylerine Türkçe isim verdik; hiçbiri, ama, Yağmuralan kadar güzel değildi) Yağmuralan Türklerin can korkusuyla terkettikleri ilk köylerden biri oldu. Şimdi, gitseniz oralarda evlerin temellerinden ve yabanileşmiş birkaç gül, asma ve meyva ağacından başka bir şey bulamazsınız. Çam ağaçları köyü ormana geri verdi.
İkinci dalga çarpışmaların başladığı 1963 yılından bu yana 40 yıla yakın bir zaman geçti.
Nerdeyse bütün hayatı çatışma ve ayrılık içinde geçen bizim nesil ellilerinde.
Şimdi tekrar iki toplumun bir arada veya yanyana yaşaması için görüşmeler yapılıyor.
Türk ile Rum. Müslüman ile Hristiyan. Zengin ile yoksul. İleri ile geri. Ve farklı yaşam felsefesi, iş ahlakı, yönetim biçimi, demokrasi ve özgürlük anlayışı, kültür, kadın-erkek ilişkisi, gelenek ve görenek. Ve terkedilmiş köyler, bir daha bulunmamak üzere korkunç bir biçimde kaybolan insanlar, ölüler, ırzına geçilenler, tahrip edilen cami ve kiliseler, ağıl yapılan mezarlıklar, şehitler abideleri. Bosna, Arnavutluk, Filistin, Dağlık Karabağ.
Eğer barışın imkansız olduğuna inanmak istiyorsanız inanmak için her şey var.
Ben, ama, inanmak istemiyorum.
29 Ocak 2002 Salı
Klasik bir filmin fragmanları
Klasik bir filimin fragmanlarını yeniden görmeye başladık.
Küçük gruplar şurada burada Kürtçe dilinde eğitim için nümayiş yapıyorlar. Gösterileri izinsiz olduğu için polis tarafından dağıtılıyor. Coplananlar. Saçlarından sürüklenen kadınlar. Çığlıklar. Süklüm püklüm genç insanların DGM tarafından tutuklanması.
Sonra malum insanların, malum argümanları, malum mekânlardan -otomatiğe bağlanmış bir radyo istasyonu gibi- yayınlanmaya başlıyor: "Bunlar adam olmayacak! Taktik değiştiriyorlar! Kürtçe eğitim ayrılık yolundaki ilk adım! PKK siyasileşiyor! Türkiye'yi içeriden ve dışarıdan bölmeye çalışanlar var!"
Filmin son bölümünde, her zaman olduğu gibi serteşme ve sessizlik olacak. Strateji Mori'nin yeni bir araştırması Türkiye'de yaşayanların yüzde 32,2'sinin Kürtçe konuştuğunu gösteriyor.
Ama Türkiye Kürtçe konusundaki politikalarını en ekstrem uçların davranışlarına göre şekillendirmeye devam ediyor.
Sokakta birkaç yüz kişi gösteri yapıyor. Onların davranışı "Türkiye'yi içeriden ve dışarıdan bölmeye çalışanlar var!" şeklinde değerlendiriliyor.
Politikalar sokağa dökülmeyenlerin sessizliğine göre değil, sokaktakilerin gürültüsüne göre tanzim ediliyor. Ama sokaktaki insanlar toplamın yüzde kaçıdır? Kaç kişi Kürtçeyi bölünmenin ilk adımı olarak görüyor? Ve PKK, istediği kadar uğraşsın, etkin bir siyasi güç haline gelebilir mi?
Eğer Kürt kökenli insanların tümü Abdullah Öcalan'n peşine düşmüş olsaydı Türkiye Somali'ye dönebilirdi.
Öcalan'ın başarılı olmamasının nedeni, ona karşı etkin bir savaş verilmiş olması kadar, Kürtler'in çok küçük bir bölümü tarafından desteklenmiş olmasıdır. Bunun bir anlamı, değeri ve sonucu olmalı.
Kürtler'in ezici bir çoğunluğu, mutluluk ve refahı Türkiye hudutları içinde kovalamak istiyor. O zaman Türkiye'nin politikalarını teröristlere ve nümayişçilere (nümayiş yapmanın nesi kötü, o başka mesele) göre değil bunlara göre formüle etmesi gerekmez mi? Çünkü aksi bir mantıksızlıktır.
Hiçbir şeyin değiştiremeyeceği bazı gerçekler var. Şiddet, sertlik, kör milliyetçilik, duyarsızlık, demagoji çözüm değildir. Olsaydı, Cumhuriyetin ilanından bu yana her 15-20 yılda bir, her biri bir öncekinden daha uzun, kanlı ve yıkıcı başkaldırı yaşamazdık.
Neden bizim yaşadıklarımızı çocuklarımızın da yaşayacağını neredeyse garanti eden politikalarda ısrar ediliyor?
Her nesil ille bu acıyı en az bir defa yaşamak mecburiyetinde mi?
Sertliğe alternatif yok mu?
24 Ocak 2002 Perşembe
Kaptanını kurtaran gemi
Diyanet İşleri Başkanı, Müslüman ülkelerin neden geri kaldığına dair bir tartışma başlatılması için çağrıda bulundu. Çağrıyı, entelektüel güreşlere ve kafa tutmalara alışkın olmayan Türkiye, bir ölüm sessizliği ile yanıtladı.
Ama herkes sessiz kalmadı. 11 Eylül terörünün ardından, Müslüman-Hıristiyan uçurumu, batı medyası ve entelektüel dergilerinin uzun zaman birinci gündem maddesi oldu.
Neden Müslüman ülkeler Hıristiyan ülkelerin arkasında nal topluyor?
Bu her zaman böyle değildi.
Başlangıçta Müslümanlar Yunan ve Roma uygarlığının entelektüel ürünlerinden de yararlanarak büyük bir uygarlık kurdular. Dokuz ile 13'üncü yüzyıllar arasında dünyanın en güçlü ordularına sahiptiler. On beşinci yüzyıldan başlayarak takat tükenmeğe başladı.
Önce Batı'ya ayak uydurulamadı, sonra geride kalındı ve sonunda Batı'nın hakimiyeti altına girildi. Batılılar 19'uncu Yüzyılda Müslüman topraklarına sömürge kurmaya başladı.
Yirminci yüzyılda Müslümanlar sadece Batılılar'ın değil Güneydoğu Asya'da yaşayan, çoğu Budist inançlı ülkelerin de gerisinde kaldı.
Arap ülkelerinin petrol dışındaki toplam ihracatı Finlandiya'nınkinden fazla değil.
Elime geçen son Business Week dergisinin 'kitap' sayfasında bu konuyu inceleyen bir yapıta rastladım.fProfesör Bernard Lewis, Diyanet İşleri Başkanı'na yanıt verir gibi, 190 sayfalık bir kitap yayınlamış: What went wrong? (Hata Nerde?)fKitabı hemen ısmarladım. Çünkü ülkeler arasındaki refah ve uygarlık farkı ilgimi çekiyor.f
ABD neden İsviçre'yi bombardıman etmiyor? Neden Osmanlılar yedi yüzyılda hiç filozof ve kâşif yetiştirmedi?fNeden Ay'a biz gitmedik? İnterneti biz keşfetmedik? Hubble teleskopu bize ait değil? İlk kalp nakli ameliyatını yapmadık? Neden Müslüman ülkeler demokratik değil?
Çünkü, diye cevaplıyor Lewis, Batı toplumu fertlere daha çok özgürlük ve yaratıcı olma olanağı tanıyor. Kadınları zincire vurmamış. Din ile devlet işleri ayrı. Müslüman ülkeler gibi birer açgözlü ve despot yönetici yetiştirme kuluçkası değil.
Geri kalan Müslüman ülkeler arasında Türkiye de var. Görkemli (veya sözde görkemli) Osmanlı İmparatorluğu'nun, ardında Anadolu'da sefil bir üçüncü dünya ülkesi bırakmış olması akıl almaz, açıklanmamış bir paradokstur.
Mutlakiyetin Batı'da başlayan çözülmesini Müslümanlar (ve Türkler) hiçbir zaman yaşamadı. Din ve devlet ortaçağda olduğu gibi bir baskı ve cahil-tutma aracı olarak kullanılmaya devam ediyor. Müslüman devletler onları meydana getiren halkların değil bu halkları yönetenlerin ekonomik çıkarlarını tatmin etmek üzere örgütlenmiş. Batı'da gemisini kurtaran kaptan. Doğu'da gemi kaptanı kurtarıyor.
What Went Wrong?
Western Impact & Middle Eastern Reesponse
18 Aralık 2001 Salı
Gürtuna, Tarkan'a karşı
Karım Alman. On beş yıldır (günah içerisinde yaşadığımız yılları da sayıyorum) birlikteyiz. Hâlâ Türkçe öğrenmedi.
"Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar başka hiç bir dil konuşmana gerek yok Türkçe bilirsen, tatlım," diyorum; bir hava raporu sunucusunun tebessümü ile haritanın önüne geçip, Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar olan coğrafyayı işaret ederek.
"Beni Adriyatik'ten Chappaquidick'e kadar olan bölge daha çok ilgilendiriyor," diyor. "Ayrıca," diye ekliyor, derin dondurucudan ödünç alınmış bir sesle, "Senin maaşınla biz ancak Üsküdar'dan Beşiktaş'a gidebiliriz."
Çocuklar bakkala gittiklerinde yanlarına tercüman vermek zorunda kalıyoruz. Çünkü onlar da Alman ilkokuluna gittikleri için Türkçe bilmiyorlar.
Neyse, esas konuya gelelim.
Arabada gidiyoruz. Ben direksiyonda, yanımdafeşim, arkada Sara (6) ile Selim (8).
Birdenbire eşim damdan düşer gibi, "Neden bize hiç Ali Müfit Gürtuna CD'sini almıyorsun?" diye soruyor.
"Ali Müfit Gürtuna CD mi çıkardı? Hiç haberim yok..." Lafımı bitirmeden arkadan bir koro başlıyor.
"Hayır konserine götür," diyor Selim.
"Yok ben de CD'sini istiyorum," diyor Sara.
"Konser!"
"CD!"
"Konser!"
"CD!"
Arkama dönüp arabanın arka koltuk ve bagajında sekiz yıldır sürmekte olan olağanüstü hali altı ay daha uzattığımı çocuklara ilan ediyorum. Renault Scenic'e huzur ve güvenlik avdet ediyor.
"Sen Ali Müfit Gürtuna'nın kim olduğunu bilyor musun?" diye soruyorum eşime.
"Şarkıcı değil mi? Her tarafta posterleri var. Bir pop yıldızından başka kimin bu kadar çok posteri olabilir?"
"Tarkan'dan çok posteri var," diyor Selim.
"Tarkan'dan çok posteri yok," diyor Sara.
"Tabii paran çıkışmıyorsa başka," diyor eşim. "Ben ve çocuklar seni sıkıntıya sokmak istemeyiz. Sadece merak ettik. Bu kadar çok posteri olan bir şarkıcı nasıl olur diye. Alaturka mı söylüyor, arabesk mi? Pek Batı müziği tipine benzemiyor."
Gerçekten köşeyi dönünce İstanbul Belediye Başkanı Gürtuna'nın posterleri sıra sıra karşımıza çıkyor. Gözlüklü, temiz yüzlü, mütebessim, "Gürtuna İstanbullular'ın enflasyonunu kutlar, iyi işsizlikler diler" diyor.
"Bak, bak," diye bağırıyor Selim.
"Tarkan daha yakışıklı," diyor Sara.
"Karıcığım," diyorum: "Gürtuna pop şarkıcısı değil. İstanbul Belediye Başkanı."
"O zaman bana ve çocuklara açıklar mısın, akli melekelerini fazla zorlamayacaksa," diyor eşim, derin dondurucudan geri aldığı sesiyle.f"Neden her yerde onun posterleri var?"
"Vallahi, bilemeyeceğim."
"Kimin cebinden çıkıyor bu poster paraları?"
"Herhalde belediyenin," diyorum.
"Nee?" diye bağırıyor eşim, Avrupalı gözlerini iri iri açarak. "Şehrin kesesinden reklamını mı yapıyor? Halkın vergilerini posterlerine mi harcıyor? Bu yasal olabilir mi? Ayrıca ne yaptı da reklamını yapıyor? Parası varsa neden yerleri tuzlamıyor bu karda?"
Biraz durduktan sonra,
"Siz Türkleri hiç anlamayacağım," diyor. "Nasıl bu kadar sürekli aptal yerine konmaya tahammül edebiliyorsunuz?"
Birdenbire milliyetçilik damarlarım kabarıyor. "Siz de Yahudileri öldürdünüz," diyorum.
9 Aralık 2001 Pazar
Laleli Camii'nin dudak tiryakisi
Mutfaktaki masanın çevresinde akşam yemeği yiyoruz. Ben, eşim, ve çocuklarımız Selim (8) ve Sara (6).
"Yemekten sonra deniz kenarına kadar inip Çınaraltı'nda çay içeceğim," dedi eşim. "Bütün gün piyanonun başındaydım. Hava almak istiyorum."
Selim masanın başında, karşımda oturuyor. "Büyük olmak ne kadar iyi," dedi. "İstediğin zaman çekip gidiyorsun. Biz şimdi yukarı çıkıp yatmak zorundayız. Biz durmadan okula gitmek ve ev ödevi yapmak zorundayız."
Sara "büyük olmak her zaman iyi değil," dedi, o her zamanki kelimeleri seçe seçe, yavaş konuşmasıyla.
"Neden?" diye sordu Selim.
"Çok ağır oldukları için onları kimsefkucağına almıyor," dedi Sara. "Ağladıkları zaman da onları kimse teselli etmiyor."
Yemek bitti. Çocuklar üst kata çıkıp dişlerini fırçaladılar ve pijamalarını giydiler. Hikâyeleri okundu. Uyumak üzere odalarına gittiler. Yorganları üzerlerine çekildi. Öpüldüler.
Sara başını yastığa koyar koymaz uyuyor. Selim, o kadar çabuk uyuyamıyor. Çoğu zaman, annesi ile Almanca uzun uzun, fıs fıs birşeyler konuşuyor. Fıs fıs konuşma safhasına gelindiğinde ben aşağıya oturma odasına iniyorum.
Merdivenlerden aşağı inerken geçen sene babasını kaybeden çok yakın bir arkadaşımın söyledikleri aklıma geldi. Baba Lefkoşa'da, sur içindeki dar sokaklardan birinde bir kahve çalıştırıyordu, anne ile birlikte.
Anne şişman, suyu yara yara gidiyormuş gibi yavaş yürüyen, kolay kahkaha atan, sevecen bir kadındı. "Yemek yediniz mi be çocuklar?" diye sorar, kahkahasını atardı.
Baba ise asık suratlı, az konuşan, ters bir adamdı. Dudak tiryakisi idi.
Dudaklarında her zaman, külü dökülmek üzere olan bir sigara asılıydı.
Sigarasını yakar, dudaklarının arasına iliştirir, dumanını hiç içine çekmeden,f külünü silkmeden öylece tutardı. Sigara dudakta durmayacak kadar küçüldükten sonra paketinden filtresiz bir sigara çıkarır, ulardı.
Arkadaşımı görmek için çoğu zaman kahveye giderdim. O zamanlar arkadaşlık hayatımızdaki en önemli şeydi.f İlk çıplak kadın fotoğraflarını onun evinde görmüştüm. Bir arkadaşımız ressamfamcasının çıplak model kitabını yürütüp getirmisti. Yutkunarak seyrettiğimiz iri memeli modellerin siyah beyaz fotoğraflarını hâlâ hatırlıyorum.
Kerpiç, yüksek tavanlı Osmanlı evine kahvenin arkasındaki eski bir sabun imalathanesinden ve geniş bir avludan geçilerek ulaşılırdı. Bisikletimi kahvenin kaldırımına dayadıktan sonra içeri hep arkadaşımın babasıyla karşılaşmama ümidi ile girerdim. Karşılaştığımızda (bu sık sık olurdu) bana hiç selam verdiğini veya başka bir şekilde varlığımın farkında olduğunu belli ettiğini hatırlamıyorum.
Önce anne öldü. Kahve kapandıktan, müşterilerinden çoğu öldükten, Laleli Camii Türkiye'den gelen göçmenlerle dolmaya başladıktan sonra uzun yıllar tek başına yaşayan baba da dünyayı terketti.
"Onu gömmeye gittiğimiz gün düşündüm," dedi arkadasım: "Nasıl adammış. Babamın hiç hayatında bana sarıldığını, öptüğünü, kucağına aldığını hatırlamıyorum."
17 Kasım 2001 Cumartesi
Yağmurun sesi
Ansari der ki: "Gecenin içerisinden bir ses fısıldadı ve 'gecenin içerisinden fısıldayan bir ses yoktur,' dedi."
Parmakları pahalı yüzüklerle dolu orta yaşlı kadın, bardağına biraz cin koyup üzerine su ilave ettikten sonra, çantasından çıkardığı efervesan C vitamin hapını içine atıyor. Fısss diye bir ses duyuluyor ve bir süre hapın serbest bıraktığı hava kabancıklarının yukarıya ittiği küçük su damlacıkları içkinin yüzeyinde dolaşıyor.
"Cin içmenin en keyifli şekli bu," diyor.
Sesi sanki gırtlağından değil daha aşağılardan, hayatının tünediği esrarengiz yerden geliyor.
"İçine başka ne koyarsanız koyun, cin çok sulu oluyor."
Cep telefonumun mesaj servisinde her gün yanlış mesajlar buluyorum. Daha doğrusu, yanlış telefona bırakılmış doğru mesajlar.
Tanımadığım bir ses. Derin ve rahatsız bir uykudan yeni uyanmış, eğitimli bir adama ait. "Seni dün akşam rüyamda gördüm," diyor. "Yıkanıyordun. Düşmedin. Çizik mizik yoktu. Beni bir ara. Merak ettim." Sonra nefes alıp verişini duyduğum kısa bir sessizlik. Mesajın sonu. Rüyaların bir şeylere yorulabileceğine inanan insanların irrasyonel dünyasından gelen bir mesaj.
Bu da tanımadığım bir kadın. O da uykudan yeni uyanmış ama sesi uyanıklıktan çok uykuya ait. Beyaz, serin çarşafların arasından geliyor. "Sevgilim, dün akşam harikaydın. Hele o dilin yok mu."
Evlilik dışı aşkların yaşandığı yataklar yelkenliler gibidir.
Orta yaşlı kadın, ağızlığına bir Silk Cut sigara koyup yakıyor. İstanbul'da yaşayan zengin bir adamın oğlunun adını söylüyor. "İstanbul'un en güzel manzarası onun Salacak'taki evinin yatak odasından görünür," diyor.
Yüzüne bakıyorum. Güzel yüzü açık ve dudaklarında her zaman bir tebessüm var. Bana zengin işadamanın oğlu ile yattığını mı söylemek istiyor?
Birkaç nesilden beri zengin ve dünyadaki yerinden emin bir insanın rahatlığını taşıyor. Onu, yerinden ancak ölüm oynatabilir. C vitaminli cinini alıyor ve bahçeye çıkıyoruz. Bir adada, Tibet'ten ve Himalayalar'ın eteklerinden toplanmış rododendronlarla dolu bir ormanın ortasında bir evdeyiz. Ağaçların arasından, vadide bir göl görünüyor. Rododendronların üzerine iri yağmur damlaları dökülüyor.
"Rododendrondan anlayanlar, onların çiçeklerini değil yapraklarını severler," diyor. "Eğer yapraklarını ters çevirirseniz, her birinin değişik olduğunu göreceksiniz. Kimi süeti, kimi deriyi, kimi gümüşü andırır."
Birçok şeyi ilk ve son defa yapıyoruz.
Birkaç saat önce birimizi tanımıyorduk. Bu birkaç cümleden başka fazla bir şey konuşmayacağız ve büyük bir olasılıkla birbirimizi bir daha görmeyeceğiz. Ama ortak bir arkadaşımızın verdiği küçük bir yemekte çantasında C vitamini taşıyan kadınla hayatlarımız bir şekilde birbirine dokunuyor.
"Burada saatlerce durup bu manzarayı seyredebilirim," diyorum.
"Ben de saatlerce yağmurun sesini dinleyebilirim," diyor.
Özür
Geçen hafta yazdığım Eko Kardiyolog yazısı Asaf Savaş Akat'ı seven birçok insanı kızdırdı. Buna üzgünüm. Amacım bir mizah yazısı yazmaktı ama galiba beceremedim. İstemeden üzmüş olabileceğim Akat, ve Egen Cansen ile Deniz Gökçe'den özür dilerim. MM.
10 Kasım 2001 Cumartesi
Eko kardiyolog
Geçen akşam NTV'de Ekodiyalog programını seyretmek için televizyonumu açtım.
Açık söylemek gerekirse, televizyon izlemek sık sık yaptığım bir iş değildir. Yararını da görüyorum. İnsan ne olup bittiğini bilmeyince günleri uçarı bir mutluluk ve masumiyet havası içinde geçiyor.
Hatta bazan hayranlarım beni sokakta durdurup yanaklarımın neden pembe pembe, cildimin bir bebek cildi kadar pürüzsüz olduğunu bile soruyorlar. "Televizyon seyretmemekten," diyorum onlara. "Deneyin. Memnun kalacaksınız."
Ama Ekodiyalog programını izlemek hoşuma gidiyor. Neden? Çünkü ekonomi bilgimi canlı tutmak istiyorum. Elimi faiz dışı fazlanın nabzında tutmak istiyorum, dünyanın bin türlü hali var. Bir de (bu sizde kalsın), ne olur ne olmaz, belki kenarda köşede kalmış bir televizyon şirketi beni de ekrana çıkarmak ister diye... Nasıl söyleyim... İşte biraz stil falan kapmak istiyorum açıkçası. Sınıf atlama hayallerim var yani. Gazeteci piyade, televizyoncu süvaridir. Abilerimiz öyle söylüyor.
Özellikle Asaf Savaş Akat'ın o baston yutmuş stiline bayılıyorum. Dedemden kalan pantolon askısını takıp aynanın karşısında defalarca denedim ama, onun sola bakmak için kafasını sağa, sağa bakmak için sola çevirip gözlerini ters istikamete kaydırmasını bir türlü beceremiyorum. Yanlışlık acaba yuttuğum bastonda mı? Karşılaştığımızda bastoncusunun kim olduğunu ona sormalıyım.
Neyse. Lafı uzatmayalım. Geçen gece Ekodiyalog programını seyretmek üzere televizyonumu açtığımda bir de gördüm ki... Aman Allahım! Az daha kardiyologluk olacaktım. Üçü birden pantolon askısı takmış! Asaf Savaş yeşil, Ege Cansen kurşuni, Deniz Gökçe mor. Dehşet verici bir manzara!
Bunlar bir pantolon askısı fabrikasından para yiyor olmasın? Tanrım, rüşvet ve yolsuzluk NTV'ye kadar uzandı mı?
Peki ya gömleklere ne demeli? Üçü de Lacoste marka gömlek giymişti. Herhalde bunun tesadüf olduğuna inanacak değiliz. Lacoste'dan da para yiyorlardır. İnsan bir düşmeye görsün.
Asaf Savaş'ın gömleğini size anlatmalıyım. İnanılmaz bir turunculukta idi. Belki de dünyanın en turuncu gömleği idi. Saddam Hüseyin görseydi kesinlikle bu gömleğin bütün turuncu gömleklerin anası olduğunu söylerdi. Turuncuların Rolls Royce'u. Turuncu gömlek konusunda söylenmiş son söz.
Bu kadar turuncu bir gömlek giymek insanın sağlığına zararlı değil mi?
Ben, şahsen, böyle bir gömleği giymek için külliyetli miktarda döviz cinsinden para talep ederdim.
Impf! Kararım kesin. Ben de televizyoncu olacağım. Köşe yazarlığını bırakacağım. Ekrana çıkacağım. Pantolon askısı takıp turuncu Lacoste gömlek giymek istiyorum ben de.
Aptal gibi, ölünceye kadar, bu bit gibi fotoğrafın altında köşe yazıları mı yazacağım. Hayır! Hayır! Hayır!
1 Kasım 2001 Perşembe
Büyük Türk palavraları
Sonbahar geldi. Göçmen kuşlar güneye göç etmeye, meşe ve kestane ağaçları yemişlerini dökmeye başladı. Meclis açıldı.
Ben de, her yıl olduğu gibi, yeni mevsimi Büyük Türk Palavraları dosyasını raftan indirip tozunu alarak karşılıyorum. Bildiğiniz gibi Meclis'in tatilden dönmesiyle büyük palavralar mevsimi de resmen açılmış olur. Gerçi vatanın kara bağrında palavra mevsimi hiç kapanmaz ama yazın politikacıların tatile gitmesiyle, bir mevsim normallerinin altına düşüş olayı yaşadığımız da kesin.
Ve şimdi Hürriyet Gazetesi'ni elime alıp mevsimin ilk Büyük Türk Palavrası'nı kesmeye başlıyorum.
Snip, snip, snip. Ertuğrul Özkök'ün köşe yazısı. A4 bir kağıt, uhu, delgeç ve Süleyman Demirel söyleşisi, dosyanın en üstünde Büyük Türk Palavraları arasındaki yerini alıyor.
Ne demiş yedi defa başbakan, iki defa darbe kazazedesi, bir defa cumhurbaşkanı bu büyük Türk büyüğü Özkök'e: İki ayda ekonomik krizi çözerim, demiş.
Nasıl çözeceğini, tabii söylememiş. Söylemesi mümkün değil çünkü böyle bir çözüm yok. Olmayan ve olması mümkün olmayan bir şeyin nasıl olacağı konusunda ayrıntıya girilemez.
Demirel 1991 yılında son defa başbakan olduğunda Türkiye bugün çok daha ağırını yaşadığı ekonomik hastalıkların tümünden mustarip idi. Herkes sabırsızlıkla Demirel'in önlem paketini bekliyordu. Demirel devletin hesaplarına bir göz attıktan sonra hiçbir şey yapmamaya karar verdi. Sorunları çözmek konusunda hiçbir önlem almadı. Tersine onun alameti farikası haline gelmiş olan popülist uygulamalara devam etti. Ve bugün heyula gibi üzerimize çöken sorunların daha da ağırlaşmasına neden oldu. İki yıl sonra, daha önce Özal'ın yaptığı gibi, kendini cumhurbaşkanlığına atarak belayı başından savdı. Onun yerine geçen Tansu Çiller Türkiye'ye 1994 krizini hediye etti. Gerisi malum.
ABD Başkanı George Bush: "Afganistan'ın işini iki ayda bitireceğim" diyebilir ama demez, çünkü Afganistan işi, bizim ekonomik kriz işi gibi, iki ayda bitemez. Bush gülünç olmak istemez. Kredibilitesinin sıfırlanacağını, alay konusu olacağını bilir.
Bizdeki politikacıların böyle endişeleri yoktur. Hiçbir palavra onlar için atılmayacak kadar büyük değildir. Galaktik palavraları bile rahatlıkla atarlar çünkü ciddiye alınacaklarını bilirler. Hiçbir gazeteci onlara "Sen ne diyorsun, bizi aptal mı sanıyorsun" demez. "Anlat bakalım, nasıl yapacaksın bu işi" diye sorguya çekmez. İddianın boşluğunu ortaya çıkarmaya çalışmaz. Arşivlere gidip, söylenenlerle yapılanlar arasındaki uçurumu ölçmez.
Bunun birçok nedeni var ama en önemlisi, politikacılarla medyanın çoğu zaman testilerini aynı çeşmeden doldurmalarıdır.
Her millet layık olduğu palavrayı dinler.
Ve aptal yerine konmamanın ilk koşulu aptallığı bırakmaktır.
30 Ekim 2001 Salı
Vatanı kurtarmak
Bu günlerde kiminle konuşsam yeni bir siyasi hareket başlatmaktan bahsediyor veya yeni bir siyasi hareket başlatmaktan bahseden birilerinden bahsediyor.
Tahmininizden çok ama çok insan, iflas etmiş bu siyasi yapının yerine koymak için yeni bir yapı arayışında. Bu belki de Türkiye'de ilk defa oluyor. Bu "arayıcılar" siyaset sahnesinde görmeye alıştığımız tiplerden değil. Genç, kentli, iyi eğitim görmüş, deneyimli, belirli bir gelir düzeyini yakalamış, dünyayı tanıyan insanlar olmalarının dışında çok ama çok önemli bir özellikleri var: Başarılı bir kariyer geçmişi. Bulundukları yere adım adım yükselerek, başararak gelmişler. Aralarında bankacılar, iş adamları, ünlü kişiler var.
İşte onların tespitleri:
Siyaset kilitlenmiştir: Siyasi partiler Türkiye'nin sürekliliğini ve kalkınmasını sağlamak yerine, kendi varlıklarını sürdürmeye ve menfaatlerini gözetmeye fazlasıyla odaklanmışlardır.
Bürokrasi kilitlenmiştir: Bürokrasi siyasete hizmet etmek üzere kenetlenmiştir ve profesyonel bir zihniyeti oturtamamıştır.
Kamu sektörü kilitlenmiştir: Kamu sektörü misyonunu yitirmiştir. Rekabetçi ve verimli kurumların işletilebilmesini sağlayamamaktadır.
Hukuk kilitlenmiştir: Hukukun üstünlüğünü uygulama yerine başka öncelikler doğrultusunda, güçlünün lehinde hizmet vermektedir. Mekanizmaları ve altyapısı çağdışı kalmıştır.
Sivil toplum kilitlenmiştir: Sivil toplum hakkını arayamayan, kamu çıkarını tanımlayamayan ve ülke menfaati bilincini geliştiremeyen pasif bir kitle halindedir.
Özel sektör kilitlenmiştir: Özel sektör kendi ayakları üzerinde durmayı beceremeyen, kamunun uzantısı gibi çalışan ve uluslararası rekabet ortamına uyamayan bir durumdadır.
Ülkenin refah motoru olması gereken özel sektör, ucuz sermayeye, eğitilmiş iş gücüne, rekabet savaşında avantaj sağlayacak teşviklere sahip değildir. Rekabet gücünü ortadan kaldıran bürokrasi ve düzenlemeler, vergi yükü ve pahalı girdilerin baskısı altında ezilmektedir, bu sorunlarının çözümü için bilinçli bir uğraş vermemektedir. Kendini kurtarıcı eylemler ve yakarış içindedir. Siyaset, bürokrasi ve kamu sektörünün mevcut durumuna karşı bilfiil eylem içine girmediği ve kalıcı çözüme gitmediği müddetçe yok olacağının bilincinde değildir.
Bu tespitler doğru. Değişiklik şart. Ama bugün sistem tamamen ondan yararlananların kontrolu altındadır. Rüşvet, yolsuzluk ve baskı üzerine kurulu olan sistemin güçlü bekçileri vardır. Kriz, kurulu düzenden zengin olanların kaynaklarını kurutmaya başladı. Ama hâlâ dağıtılacak parsa var. Tümümüzün kanını kurutmadan ellerini çekmeyecekler.
Türkiye'yi ileri götürmek isteyenler, kontrolü Türkiye'yi batıranların elinden nasıl alacak?
Arayıcıların en büyük dezavantajı, vatan kurtarmanın "full time" bir iş olduğunu anlamamaları. Her şeyi bırakıp İstanbul'dan Samsun'a doğru, çürük bir gemiyle yola koyulmak istemiyorlar. Belki o gün de gelecek.
27 Ekim 2001 Cumartesi
Ne telif hakkı behey ukala!
Bugün eve gelen bir paketin içinde Yapı Kredi Yayınları'nın bir kitabı çıktı. Adı "11 Eylül." Kitabı hazırlayanlar Tamer Erdoğan, Bedirhan Toprak, Cem Akaş, Fatma Canpolat ve Ali Ece. Kim olduklarına dair herhangi bir ipucu yok.
Sayfaları çevirince, kitabın yerli ve yabancı basında 11Eylül Manhattan ve Washington terör saldırıları konusunda çıkan yazılardan derlenmiş bir antoloji olduğunu gördüm.
Yayıncı "hem bugün (terörist) şokun nasıl anlamlandırılmakta olduğunu daha iyi bilebilmek hem de yarın dönüp bakıldığında 'yeni miladı' yaratan ve yaşayanların nasıl insanlar olduğunu, güçlerinin, korkularının ve zaaflarının neler olduğunu merak edeceklere bir belge bırakmak için," bu derlemeyi yayınladığını söylüyor.
"11 Eylül" YKY'de görmeye alıştığımız kalitede bir kitap. Birinci bölümünde Türk basınından, ikinci bölümünde uluslararası basından alıntılar var.
Türk yazar ve gazeteciler arasında Çetin Altan, Cüneyt Arcayürek, İsmet Berkan, Hasan Cemal, Güneri Cıvaoğlu, Bekir Coşkun, Okay Gönensin, Ertuğrul Özkök, Mümtaz Soysal gibi birçok ünlü kişinin köşe yazılarını bulabilirsiniz.
Bir de baktım, benden de bir yazı almışlar.
Çok güzel.
Yalnız ne bana telif hakkı ödendi, ne de iznim alındı. Herhalde diğer yazarların durumu da değişik değildir.
Diyeceksiniz ki: "Ne telif hakkı, behey ukala? Zaten kaç tane satacaklar? Neredeyse 100 tane yazarın yazısını almışlar. Yüz kişiye telif hakkı mı vereceklerdi?"
Anlıyorum da, bu işte bir acayiplik, gariplik, sakatlık; bir incelik eksikliği görmüyor musunuz?
Telif hakları Türk yayın evreninin en büyük sorunlarından biridir. Bu sorundan hem yazarlar hem de yayınevleri nasibini almaktadır. Yazarlar telif hakkı almamaktan veya hakkıyla almamaktan şikâyetçidirler. Yayınevleri, telif hakkını ödedikleri yapıtların korsan yayınevleri tarafından aynen kopye edilip piyasaya verilmesinden yakınırlar.
Bu ortamda, YKY gibi Türkiye'nin en büyük ve ciddi yayınevlerinden birinin telif hakları konusunda daha olgun ve yasalara uygun davranmasını beklemek, acaba, ukalalık mıdır?
Eğer olgunluk ve yasalara uygun davranma YKY'den beklenemezse kimden beklenebilir?ff
Telif haklarına YKY gibi yayınevleri saygı göstermezse kim gösterecek?
Bir yayınevi, kendi sektörünün temel prensiplerinden birini kendisi hiçe sayarsa, kim dikkate alacak?
Birileri kitap yayınlanmadanfarasa ve "yazınızı kullanabilir miyiz?" diye sorsa, seve seve "evet," derdim.fAma onu bırakın, kitabın içerisine bir not koyup "Yazınız için teşekkür ederiz," deme inceliğini göstermeyi bile akıl etmemişler.
Belki de antolojiye yazılarımızı almış olmalarının onurunun bize yeterli olacağını düşündüler. Eğer böyle düşündülerse bu, ayıbı hakaret mertebesine yükseltmek olur.
"Burası Türkiye. Talep ettiğiniz standartlar Türkiye için yüksek," diyebilirsiniz.
23 Ekim 2001 Salı
Gobi Çölü'nde bir gezinti
Tabii taksi şoförünün Hür ve Kabul Edilmiş Cahiller Büyük Locası Derneği üyesi olduğunu bilseydim ağzımı açmazdım. Ama nereden bilecektim?
NTV'nin önüne çıkıp gelen ilk taksiyi durdurmuştum. Ne konuşmak ne de dinlemek istiyordum. Ama şoför -bir memur emeklisi- konuşkan çıktı.
"Köprü çok boş," dedi köprüye girerken. "Bu saatte bu kadar boş olmazdı. İnsanlar arabaya binemiyor."
Saat dört falandı.
Karşıda neredeyse her gün yürüyüş için gittiğim koru, yukarıda bulutsuz bir gök, aşağıda Sarayburnu'na doğru akan pırıltılı bir deniz.
"Amerikalılar getirmiştir bu hükümeti başımıza," dedi şoför.
Birdenbire uyandım. Hükümetle ilgili çok şey duymuştum. Ama iktidara Amerikalılar tarafından getirildiğini ilk defa duyuyordum.
"Neden?"
"Bizi batırmaları için," dedi fazla düşünmeden.
"Amerikalılar bizi neden batırmak istesin?"
"Amerikalılar bizim düşmanımız. Tabii batıracaklar bizi."
"Bizi batırmak isteseler neden bize kredi veriyorlar? Krediyi kesseler batacağız."
"O iş öyle değil," dedi şoför. Belli ki bu tezi daha önce de savunmuştu. "Borcu ödeyemeyeğimizi biliyorlar. Onun yerine topraklarımızı alacaklar. Alamazlar mı? Borcu ödeyemediğimizde?"
Gözümün önüne bir Türkiye haritası geliyor. Kenarından kesile kesile yenen bir pizza veya lahmacun gibi, gitikçe küçülen. Rambo kıyafetli, Ray Ban gözlüklü, Amerikan icra memurları, ellerinde tırnak makası gibi şeylerle gelip kıt kıt kesiyorlar. Her parça kesildiğine biraz borç siliniyor. Sonra gene borçlanıyoruz. Gene kesiyorlar. Sonunda çok küçük, bit kadar bir Türkiye kalıyor. Hepimiz, 67 milyon Türk, üst üste orada oturuyoruz. Adım atsan denize düşeceksin. "Aman, dur kardeş, itişip kakışmayalım, kendimizi Boğaz'ın sularında bulacağız vallahi."
Kaç insan var Türkiye'de bu şoför gibi düşünen, eğer buna düşünmek denebilirse?
Kara cahil.
Bu adam, devletlerin ödeyemedikleri dış borçlarına karşı ellerinden topraklarının alındığını sanıyor. Bankadan borç alıp ödeyemeyen tüccarın evine ve dükkânına el konması gibi. Uluslararası Para Fonu IMF'in en çok kredi verdiği ülkenin Türkiye olduğunu bilmiyor. ABD'nin oluru ile 9 milyar dolarlık yeni bir kredi paketinin hazırlandığından da haberi yok. "Vermiyorum lan," dese, Hazine'nin borçlarını ödeyemeyeceğini, ertelemek zorunda kalacağını, bankadaki tasarrufların bile tehlikeye gireceğini anlamıyor.
Ve bu kara cehaletle.... Ne?
Bu ülkede kaç on bin, yüz bin, milyon insan var, taksi şoförününki gibi kafası hurafe, batıl itikat, cahil konuşması, yalan yanlış dolu? Dünyayı olduğu gibi görme yeteneğinden yoksun? Gobi Çölü gibi boş?
Bu cehaletin ceremesi kime ait?
Annem beni okutmak için nikah yüzüğünü satmış, babam ırgatlık yapmıştı. Diz çökmeli ve üzerinde yürüdükleri yeri öpmeliymişim. Yazık ki her ikisi de öldü. Şansımı kaçırdım.
13 Ekim 2001 Cumartesi
Kulakkolik
Gecenin bir saatinde dehşet içinde uyandım. Birisi kulağımı çekiştiriyordu. Tam Üsküdar ve çevresindeki ilçeleri uyandıracak bir çığlık atmaya hazırlanırken kulağımı küçük kızım Sara'nın çektiğini farkettim. Ben uyurken bu altı yaşındaki velet, çatı katındaki yatak odama tırmanıp yanıma uzanmış, hababam kulağımı çekiştiriyordu.
Her çocuk acayip bir huyla doğuyor galiba. Sara'nın sekiz yaşındaki ağabeyi Selimförneğin, parmak emiyordu. Ama bir değil, iki parmağını birden emiyordu. Diğer parmaklarını yumruk yapar gibi avcunun içerisine katladıktan sonra işaret ve orta parmaklarını birleştirip ağzına sokardı. Sara da, ya ben ya annesi yanına uzanmadan ve ikimizden birinin kulağına yapışmadan uyumuyordu. Onu daha çok ben uyuttuğum için, daha çok benim kulağımı çekiştiriyordu.
Karanlıkta elini hafifçe kulağımdan çektim.
"Uyuyor musun?" diye fısıldadım.
"Çalışıyorum," dedi ve tekrar kulağıma uzandı.
Bir gece -galiba üç yaşında falandı- bir iltifat da aldım bu konuda.
"Senin kulakların anneminkinden daha leziz," dedi Sara.
"Neden?"
"Senin kulakların daha serin."
"Nasıl yani?"
"Annemin kulakları sıcak. Senin kulakların serin."
"Anlıyorum. Ama istersen bunu annene söylemeyelim. Komplekse kapılmasın kadıncağız," dedim.
Gel zaman git zaman, her gece kulaklarım çekile çekile galiba uzamaya başladı veya bana öyle geldi.
"Tatlım," dedim bir gece eşime, her iki çocuğun uyuyor olmasının evde yarattığı sessiz ve dingin atmosferde gevşemeye başlayarak. "Bu çocuğu uyutmanın başka bir yolunu bulamaz mıyız? Kulaklarım çekile çekile Uzay Yolu'ndaki Vulkan'lı Doktor Spok'ınkine benzedi."
Karım başını çevirip bana doğru kısa ve eleştirel bir bakış fırlattı. "Normal kulağı ne yapacaksın" dedi "Zamanla gene kısalır. Çocuğun huzurunu kaçırma şimdi."
Karımdan hayır gelmeyeceğini anlayınca, sorunu kendi yöntemlerimle çözmeye karar verdim. Bir gece, Sara yanıma uzanır uzanmaz kulağıma yapışınca ben de onunkine yapıştım. Sinirli bir biçimde elimi itti. "Mmmm. Harika imiş bu kulak tutmak" dedim, yeniden kulağına uzanarak.
"Çek dedim!" dedi, sinirli bir sesle.
"Ah," dedim kurnazca. "O zaman seninle bir anlaşma yapalım. Sen benim kulağımla oynama. Ben de senin kulağınla oynamayayım."
Sara elini çekti, yüzünü duvara döndü ve canhıraş bir biçimde ağlamaya başladı. "Tamam tamam, vazgeçtim" dedim, elini elime alıp kulağıma götürerek.
Birkaç dakika sonra elinin kulağımdan yanağıma kaymasından, uyuduğunu anladım. Yavaş yavaş kalktım, yanağından öptüm ve aşağıya mutfağa indim.
10 Ekim 2001 Çarşamba
Çağdaş kapitülasyon
Kapitülasyon İngilizce capitulation'dan gelir. Onun kökü Fransızca capituler, onun da kökü, "bir başlık altında sıralama" anlamına gelen Latince "capitulare"dir. Capitulation "bir hasma veya arzu edilmeyen bir talebe karşı koymaktan vazgeçme" halidir. Diğer bir anlatımla, teslim olma.
Osmanlılar 16'ıncı asırdan itibaren batılı devleterle kapitülasyon anlaşmaları imzalamaya başladı. Yabancı devlet vatandaşlarına imtiyazlar tanındı. Yabancılar üzerindeki bazı hükümranlık haklarından vazgeçildi. Bu haklar kapitülasyon anlaşması imzalayan devletlere devredildi. Kapitülasyonların amaçlarından biri Batılıların Osmanlı İmparatorluğu'nda ve Osmanlı İmparatorluğu ile daha rahat ve güvenli ticaret yapmasını sağlamaktı. Osmanlı kapitüle oldu çünkü gittikçe daha büyük sermaye gerektiren ve karmaşık kontratlara dayanan uluslararası ticareti düzenleyecek yasalar ve adli düzene sahip değildi. Osmanlı hukuku çağdaş ekonomik gelişmelere ayak uyduramadı. Batılılar, kapitülasyonlarla kendi yasalarının Osmanlı topraklarında geçerli olmasını sağladılar.
Hükümetin Uluslararası Para Fonu (IMF) ile ilişkisi de bir türlü kapitülasyon ilişkisidir. Özde, IMF'in gerçekleştirmeye çalıştığı şey, Türkiye'nin uluslararası camia ve özellikle Batı için güvenli ve sağlıklı bir ticaret ortağı olarak varlığını sürdürmesini sağlamaktır.
Basite indirgeyerek anlatacak olursam:
Batı için Türkiye büyük ve kârlı bir pazardır. Kötü hükümet, rüşvet ve yolsuzluk Türk pazarını çökertti. Uluslararası camianın çıkarları bu pazarın açık kalmasını ve ticaretin devam etmesini gerektiriyor. IMF'in empoze ettiği mali disiplin, ekonomik politikalar ve reformlar buna yöneliktir. Açtığı krediler ise bu amacı gerçekleştirilmesi için hükümete ve Meclis'e verilen bir türlü sübvansiyon, teşvik primidir.
Dışarıdan baskı ve mali destek olmadan ülkenin talep ettiği ve çıkarına olan önlemleri almayan ve reformları yapmayan bir Meclis'e ve hükümete sahibiz. (Böyle bir meclis ve hükümetin üyelerinin cebine daha çok para koymak için yasa geçirmesi neden bu kadar şaşkınlık yarattı?)
Osmanlı o çağın gerekirdiği ekonomik koşullara çerçeve sağlayacak yasal ve idari ortamı sağlayamadığı için artan ticaret ve başlayan endüstrileşmenin yarattığı servetten pay alamadı. Zayfladı ve battı.
Osmanlı'nın ardından gelen Cumhuriyet de çağın gerektirdiği ekonomik koşullara çerçeve sağlayacak yasal ve idari ortamı sağlayamadı. Zayıfladı ve batıyor.
O zamanlar kapitülasyonlar vardı. Şimdi IMF var.
Özünde olay bu kadar basit. Türkler için, o zamanlar da kötü bir hükümet vardı, şimdi de kötü bir hükümet var.
EN ÇOK OKUNANLAR
-
Bir gün Necdet Şen küçük bir yolculuk yapmaya karar verdi. Kendini "kapana sıkışmış gibi" hissediyordu."Her gün havucun ardı ...
-
Öğleden sonra yazı yazmaktan ve evde oturmaktan iyice sıkılınca sinemaya gitmeye karar verdim. Capitol sinemalarına telefon edip Russell Cr...
-
Bazen merak ediyorum, acaba Süleyman Demirel hapiste çürüyen yeğenini düşünüp, keşke iktidarda olduğum yıllarda barajlar kuracağıma sağlam...
-
Eşim Almanya'da bir müzik seminerine gidince çocukların anneliği de bir haftalığına bana geçti. Sabahleyin saat 06.00'da kalkı...
-
Patronlar Batı'dan Türkiye'ye en yeni matbaaları ve elektronik sistemleri ithal ettiler ama beraberinde batılı gazeteciliği getire...
-
Dudağımda ıslık, yüzümde tebessüm, Londra Picadilly'deki Fortnum&Mason mağazasının cam kapısından içeri giriyorum ve sola kırarak ...
-
Emin Çölaşan'ın, Metin Münir'in Karen Fogg'a yolladığını iddia ettiği e-mail: "İşte Merkez Bankası'ndan, son politikala...