31 Mart 2002 Pazar

Çocukları dinlemek

Eşim Almanya'da bir müzik seminerine gidince çocukların anneliği de bir haftalığına bana geçti.
Sabahleyin saat 06.00'da kalkıp kahvaltılarını hazırladıktan sonra 06.20'de onları uyandırıyorum. Mayıs ayında dokuz yaşına basacak olan Selim erken uyandırılmaktan nefret ediyor. Gece zor uyuyor, sabah zor kalkıyor.
Ondan iki yaş küçük olan Sara tam tersi. Başını yastığa koyar koymaz uyuyor. Sabahleyin dokunur dokunmaz kalkıyor ve bıcır bıcır konuşmağa başlıyor... Bir kat aşağıdaki banyoya iniyoruz. Giyecekleri elbiseleri geceden hazırlayıp halının üzerine serdim, iki küçük küme halinde. Yüzlerini yıkayıp giyiniyorlar: Bir kat daha aşağı inip mutfaktaki kahvaltı masasına oturuyoruz. Onlar yemeklerini yerken ben de çayımı içiyorum. Sonra bir kat daha aşağıya inip minibüslerinin gelmesini bekliyoruz.
"Okuldan nefret ediyorum!"
"Ben de!"
"Okul otobüsünden nefret ediyorum!"
"Ben de!"
"Her şeyden çok ev ödevinden nefret ediyorum!"
"Öğğğ. Ben de!"
"Okulun bir tek iyi tarafı, orada arkadaşlarının olması."
"Evet."
"Niye okula gidiyoruz ki. Orada bir şey öğrenilmiyor."
"Evet. Evde daha iyi öğreniliyor."
Merdivenlerde oturmuş onları dinliyorum ve gözümün önüne büyük yeşil bir bahçe, arkasından deniz görünen ağaçlar, ağaçların tepesine konmuş saksağanlar, dallarda uçuşan serçeler, bulutsuz bir gök ve adam boyu kır çiçeklerinin arasında koşuşan iki çocuk geliyor. Minibüsün geldiğini, motor homurtusundan anlıyoruz. Saat 07.10. Kapıyı soğuk, yağmurlu ve karanlık bir güne açıyorum. Çocuklar kendileri kadar ağır çantalarını yüklenip, içi uykulu gözlü çocuklarla dolu minibüse biniyorlar. Saat 15.00 civarında döndüklerinde ben bazen evdeyim, bazen değilim. Yemek yer yemez hemen ev ödevlerini yapıyorlar (anneleri onları iyi terbiye etti).
Sonra oynamaya başlıyorlar. VCD ya bir DVD seyrediyorlar. Bazan geceyi bizde geçirmek üzere sınıf arkadaşlarını getiriyorlar.
Çocuklarla anneleri yokken birlikte olmanın değişik bir yoğunluğu var. Anneler, farkında olmadan, baba ile çocukların arasına görünmez bir set çekiyor. Onlar olmayınca çocuklarla aranızdaki hudutlar kalkıyor.
Akşam saat 18.00'de Nuriye Hanım'ın hazırladığı masaya oturuyoruz.
"Keşke cennette yaşıyor olsaydık," diyor Selim, yemeğini bitirdikten sonra.
"Cennet de ne?" diye soruyor Sara.
"Hiç savaş olmayan bir yer," diye cevaplıyor Selim. "Hayvanları öldürmüyorlar. Para yok. Denizler pis değil."
Saat 19.00'da yukarıya çıkıyoruz. Dişlerini fırçalayıp pijamalarını giyiyorlar. Su Bebekleri'i okumaya devam ediyorum. Ben okurken Selim oyuncakları ile oynuyor, Sara resim yapıyor. Saat 20.00'yi biraz geçe ışığı söndürüyorum. Anneleri yokken benim odamda, yere serili bir şiltenin üzerinde birlikte uyuyorlar.
Birkaç hafta önce bir arkadaşımızın arkadaşı olan Christine Beckermann adlı bir İsviçreli kadın misafirimiz oldu ve çocuklara tanıştı. Ülkesine döndükten bana şu e-mail'i yolladı:
"Çocukların söyledikleri, bazen rüyalarımızda yaşadıklarımıza benzer -anlaşılması kolay değildir. Hayatın öncesine ve bitişinden sonrasına dair şeyler anlatabilirler. Onları anlayabilecek misiniz?"
Birkaç gün sonra Almanya'da oturan bir başka arkadaşımdan, Canan'dan, bir e-mail aldım.
"Ben bir konuda çok sıkıştığımda hep oğluma soruyorum ne yapayım diye. Bunu hamileliğimden beri yapıyorum. Ve şu anda çok üzülüyorum, artık nerede ise yetişkinler sınıfına katılacak, normal mantıklı insanlardan biri olacak diye. Oğlum kırık dökük Almancasıyla ile bile partnerime bir rüyasını anlatmaya uğraşacak kadar iç dünyası ile ilgili, kendiliğinden... Ve benim başöğretmenim."